Pages

sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2013 Cumartesi

Yiyecekler ve Sağlığımız

Kız çocuklarından mutfağa girmeden büyüyenlerin en çok dertli olduğu konudur yemek yapma işi, mutfakta büyüyüpte günün temposundan vakit bulamayıp yemek yapma işinden dertli olanlar kategorisine girenlerin sayısı da az değil.Günümüzde kadınların da yoğun olarak çalışması  ve iş hayatına atılaması ile birlikte evin reisinin eve geldiği zaman, şatafatlı sofraların kurulup dolmaların doldurulduğu, zeytin yağlı sarmaların sarıldığı vakitler geride kaldı (Benim karı hala yapıyor diyen istisnalar çıkabilir arada, ben genel olarak konudan bahsediyorum ona göre).

Hazır yiyeceklerin bolluğu, fast foodların çokluğuna büyük şehirlerin yoğun temposu, zamanın sürekli kısıtlı ve yetersiz olması da eklenince sağlıksız beslenmeye ve obeziteye doğru ülke olarak yelken açmış ilerliyoruz.İnsanların hazır gıda ve yiyeceklere yönelmesi ile birlikte gözü doymayan yatırımcılarda bu sektöre müthiş yatırımlar yapıyor.Büyük mağazalara uğradığınızda en üst katlar yemekler için ayrılmış, süslenmiş püslenmiş, hazır gıdalarla tıka basa doldurulmuş buraya bir daldığınızda artık çıkamıyorsunuz, arada bir serpiştirilmiş bazlama-mazlama tarzı mekanlarda gördüğünüzde aklınıza yöresel tatlar geliyor olabilir fakat adam bazlamayı yapıp üzerine hakiki tereyağı sürmeyip içinde makina yağı hariç içinde binbirtürlü element olana çakma yağdan sürünce ve içindeki peyniri binbirtürlü üçkağıtla peynir haline getirilip bazlamanın içine  peynir diye kattığını gördükten sonra artık kafamda ben bunlarıda yöresel tatlar kategorisinden çıkardım ve bunlarıda hazır gıda kategorisine aldım.Hazır gıda sektörünün tavan yaptığı yerde yoğun yemek kokularının birbirine karıştığı anda midenizin kazındığını hissederek binbir türlü yemek oyunu ile yapılmış hazır gıdaların içinde bulup dalıyorsunuz bir mekana yemeği yedikten sonra garsonun gelipte efendim birde tatlı alırmısınız dediğinde milletin birbirine bakıp birkişinin alalım dedikten sonra diğerlerininde sırayla bende alabilirmiyim nidaları ile patır patır dökülmesinin ardından zaten full olan deponun ziplenerek birazdaha yer açılması olayıda hakiketen şaşırtıcı, millet olarak doyumsuzuz, hadis var kardeşim midenin 3/1'i boş kalacak diye, niye uymuyorsun? Tatlıyıda yiyip deponun 3/1 lik toleransının tıkabasa dolması ile birlikte binbirtülü yemek oyunları ile süslenip-püslenip göze hoş gelen yendiği anda lezzetli gelip, sonradan rahatsız eden yemek çeşitleri ile mideyi şişirip üzerinede kol gibi hesabı ödeyip elhamdülillah deyip yola koyuluyoruz.

Tamam amenna teknoloji ilerledikçe hayat kolaylaşıyor, buna diyecek birşeyimiz yok, ilerleyen teknoloji sayesinde gıdaların raf ömrü de artıyor ama insan ömrü kısalıyor be kardeşim
O yüzden lütfen yediklerimize dikkat edilim, sağlığımıza dikkat edelim.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Aşırı Terlemenin Nedenleri Ve Tedavisi


Terlemenin insanlarda doğal olarak gözlenirken aşırı terleme kişi de sorunlar yaratabiliyor. Terin salgılanması insanlarda sinir sisteminin “sempatetik” denilen kısmının çalışması ile ilgili olup toplumun % 1′inde bu sistem aşırı düzeyde çalışıyor. Özellikle stresli durumlarda bu sistem aşırı çalışıyor ve genel olarak terleme, kış aylarında daha az rahatsız edici oluyor.
Bunun dışında tiroid bezinin aşırı çalışması, böbrek üstü bezinden kaynaklanan bazı hastalıklar, şişmanlık, menopoz, ağır psikiyatrik hastalıklar ve bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan hormonlar aşırı terlemeye yol açabiliyor.

Ruhsal ve Fiziksel Sorunlar:
Bakteri üremesini kolaylaştırdığı için aşırı terleme kokuya da neden oluyor. Ruhsal ve fiziksel sorunlara yol açan, sosyal yaşamı zorlaştıran terleme, ellerde, koltuk altında, ayak altlarından, yüzde ve gövdede oluşabiliyor. Terlemenin ellerde olduğunda hem el ile yapılan işlerde güçlük çekiliyor hem de sosyal olarak kişileri rahatsız ediyor. Terleme stresli durumlarda gelişiyorsa ve kişi terlemeden rahatsız ise kısır bir döngü içine giriyor ve terleyeceğini bilerek daha endişeli hale geliyor ki bu endişe de daha fazla terlemeye yol açıyor.
Terlemenin nedeninin saptanması
Terleme tedavisine başlanmadan önce nedeninin saptanması gerekiyor. Terleme sorunu olan kişinin öncelikle kilo durumu inceleniyor. Aldığı ilaçlar gözden geçiriliyor. Hastanın menopozda olup olmadığı araştırılıyor. Endokrinoloji uzmanının yapacağı değerlendirme ile sorunun tiroid bezinden ya da böbrek üstü bezlerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı belirleniyor. Bu durumların hiçbirinde sorun saptanmaz ise doğuştan sempatetik sinir sisteminin aşırı çalıştığı ortaya çıkıyor.
Tedavide ilk olarak genel tedavi yaklaşımları uygulanıyor. Kişinin öncelikle kıyafetini düzeltmeli ve daha hafif giyecekler giymesi gerekiyor. Lokal olarak talk pudrası veya oldukça etkili olan aleminyum klorid içeren solüsyonlar mutlaka öneriliyor. Bazı hastalarda sempatetik sinir sisteminin çalışmasını azaltmak ve böylece de terlemeyi azaltmak için ilaçlar da kullanılabiliyor. Bazı hastalarda strese bağlı terlemeyi kontrol edebilmek amacı ile psikoterapi de öneriliyor.


Uygulanan Yöntemler:
İyontoforez: Bu yöntemde küçük su banyosu içinde el veya ayaklara hafif elektrik akımı veriliyor. Sık tekrarlanması gereken bu yöntemde; hafif ve orta derecede terlemesi olan hastalarda oldukça iyi cevap alınıyor.
Botulinum toksini: Özellikle koltuk altı terlemesinde kullanılan bir madde olan Botulinum toksini, aslında doğal bir zehirdir ve sulandırılarak tıpta çeşitli amaçlarla uzun zamandır kullanılıyor. Ter bezlerini çalıştıran sinirleri felç ederek etki gösteren madde, terlemeyi 3 – 4 kat azaltıyor. 6 -12 ay gibi uzun aralıklarla tekrarı gerekiyor.
Cerrahi tedavi: Carrahi tedavi özellikle ellerdeki ve yüzdeki aşırı terleme için önerilen tedavi şekli. “Endoskopik transtorasik sempatektomi” olarak adlandırılan teknikle koltuk altından bir delik açılıp akciğer bölgesindeki yüz ve ellere giden sinirlerin başlangıç bölgesi kesiliyor. Ellerde % 99 civarında başarı elde edilirken, ayaklardaki terleme için bel bölgesindeki sinirlerin kesilmesi gerekiyor. Sadece koltuk altı terlemelerinde koltuk altı ter bezlerinin alınması ile iyi sonuçlar elde edilebiliyor.”

1 Ocak 2013 Salı

Depresyona Neden Kadınlar Daha Çok Yakalanıyor

Cinsel kimlik rolü kadını depresyona daha yatkın kılıyor.

Depresyon kadınları vuruyor!

Depresyonun tüm toplumlarda kadınlarda daha sık görüldüğünü söyleyen Psikiyatri Uzmanı Dr. Dilara Karahan, 'Şikayeti olan kadınlar, sorunlarına çözüm bulmak için uzman birine başvurma eğilimi içindedirler. Erkekler ise yardım konusunda daha isteksiz olurlar ve genellikle alkole başvurarak sorunu çözme eğilimi yüksektir' diye söylüyor.

'Yapılan çalışmalar, kadında ebeveynlikle ilgili olayların ve ilişki sorunlarının ruhsal durum üzerindeki etkisinin, erkeklerden daha yüksek olarak göstermiştir' diyen Karahan, kadınların en özel dönemlerinden olan hamilelik sürecinde yaşanan depresyon hakkında şunları söyledi:

'Ebeveynliğin başlangıç dönemi olan hamilelik ve sonrasındaki annelik sorumluluğu oldukça uzun bir dönemdir. Hamilelik döneminde genel inanç, bu dönemin duygusal açıdan son derece rahat bir dönem olduğudur. Fakat yaşanan hormonal değişiklikler, sorumlulukların artması, bedensel değişimler bazı gebe kadınları olumsuz etkilemekte ve depresyona zemin hazırlamaktadır.


Depresyonun, genel olarak 25-44 yaş arasında artış oranı yüksektir. Daha önce depresyon geçiren kadınların, hamilelik dönemi yaşarken tekrar depresyona girme oranı yüksektir.

Gebelikte, zaman zaman gebeliğin belirtileri ile depresyon belirtisi birbirine karışabilir. Gebelikte; uyku değişikliği, iştah değişikliği, kilo kaybı, yorgunluk, duygusallık gibi değişimlere sık rastlanır. Depresyonda da buna benzer belirtiler vardır. Bu sebeple, hamilelik döneminde depresyon tanısı koymak oldukça zordur. Genel olarak hamilelikte depresyon kadının gebelik haberini aldıktan sonraki 3 ay içinde çok daha sıklıkla görülür.Bu sebeple, ilgili kişinin çevresi tarafından bu dönemde iyi gözlemlenmesi gerekir.

Bu durumun depresyon olarak algılanabilmesi için bu kişilerde duygudurum değişimlerine bakılır. Kadın, 15 gün ve üstü zamanda büyük bir karamsarlık içinde olur, isteksizdir, hayattan zevk almaz, suçluluk ve yetersizlik duygusu yaşar ve şiddetli sıkıntı hali içindedir. Kadında özellikle, taşıdığı bebekle ilgili kaygılar oluşur. Bunun yanısıra hamile kadınların, yüzde 64'ünün vücudunun farklı bölgelerinde, nedeni belirsiz homatik ağrılar görülür. Baş ağrısı, mide ağrısı ve karın ağrısı gibi belirtiler gebelik depresyonu içinde sıkça görülür.

Gebelik döneminde, kadınların yüzde 40'ından fazlasında ölüm yani kendine zarar verme düşüncesi belirebiliyor. Bu kişiler, intihara eğilimlidir. Bunun yanı sıra bebeği kaybetme düşüncesi, bebeğin sağlığı ile ilgili kaygılar, daha önce mevcut düşüklerin tekrarlanması düşüncesi, ani ilişki problemleri, çiftin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum, iş kaybı gibi endişeler depresyon döneminde kadını oldukça zorlar.

Hamilelik döneminde, alkol ve sigara kullanımı, kadının depresyona girme ihtimalini artırır. Genel olarak bakıldığında hamilelik depresyonuna, hamilelik sonrası depresyondan daha az rastlanır. Hamilelik dönemindeki depresyon tedavisi, uzman bir psikiyatrist desteği ile kolaylıkla yapılmakta ve kadının sağlıklı bir gebelik ve annelik dönemi geçirmesi sağlanabilmektedir. Bu konuda, uzman psikiyatrisin yapacağı tespitle, hem ilaç hem de terapi ile tedavi yönetilebilir. Hamilelik döneminde kullanılan olan ilaçlar, gebe kadını zaman zaman endişelendirmektedir. Ancak bugün bu dönemde kullandığımız özel ilaçlar bulunmaktadır. Bunlar, hamilelik döneminde anne ve bebeğe tehlike yaratmaz ve gebe kadının ruhsal dünyasında ona rahatlık sağlayarak mutlu bir hamilelik dönemi geçirmesini sağlar.

Hamilelikte, depresyonun tedavisi yapılmaz ise gebenin yaşadığı sıkıntılar ile bebeğini kaybetme ihtimali artar. Bunun yanı sıra kadının yaşadığı duygudurum değişimleri ile hem kendi iç dünyasında hem de aile yaşamında ciddi sıkıntılar oluşabilir.'

6 Aralık 2012 Perşembe

Dunyanın İlk Rahim Nakli Türkiyede Yapıldı


Akdeniz Üniversitesi (A.Ü) Rektörü Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe, dünyanın ilk rahim naklinin gerçekleştirildiğini söyledi.

AÜ Rektörü Kurtcephe, düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamada, bugünün tıp tarihine özel bir gün olarak geçeceğini bildirdi. ''Biz tarihçiler hep ilk olmak gerektiğine vurgu yaparız çünkü tarihte ikinci olanlar unutulur'' diyen Kurtcephe, AÜ'nün milletimizi dünyada şan, şeref ve gururunu yükseltecek çalışmalara imza atmasını istediklerini belirten Kurtcephe, şöyle konuştu:

''Milletimizi bu büyük yarışta öne çıkarmak için büyük düşünüyoruz. Bir yıl önce, Eylül 2010'da dünyada ilk çift kol naklini gerçekleştirmiştik. Bu bizi sağlıkta dünyanın zirvesine taşıdı. O günden sonra Türkiye'de çok şey değişti. Bizim başarımız üzerine Sağlık Bakanlığı yeni bir yönetmelik hazırladı. Bugün bir çok uzvu nakledecek yasal zemin mevcut. Bu zemini AÜ hazırladı. Çift kol naklinden sonra yüz naklini yapacağımızı açıklamıştık. Verici çıktığı anda gerçekleştireceğiz. Esas yapacağımız operasyonu dünya aynı anda duysun diye ketüm davrandık. Kadınlarımızın en büyük hayali anne olmaktır. Anne olmak için her şeylerini feda edebilirler. Biz de anne olamayan doğuştan rahmi bulunmayan insanlarımızın bu büyük özlemini giderelim, dünyada bir çığır açalım düşüncesiyle yola çıktık. Engin bir tecrübeye sahibiz.''

Kurtcephe, kime ait olduğunu açıklamadığı kadavradan alınan rahimin, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik Rekonstrüktif Cerrahi Estetik Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Ömer Özkan başkanlığındaki ekip tarafından 21 yaşındaki Derya Sert'e nakledildiğini ve operasyonun son derece başarılı geçtiğini kaydetti.

AKDENİZ ÜNİVERSİTESİNDE KADAVRADAN YAPILAN İLK RAHİM NAKLİNİN BAŞARILI OLMASI DURUMUNDA HASTAYA 6 AY SONRA TÜP BEBEK TEDAVİSİNE BAŞLANACAK
Akdeniz Üniversitesinde kadavradan yapılan dünyanın ilk rahim naklinin başarılı olması durumunda, hastaya 6 ay sonra tüp bebek tedavisine başlanacağı bildirildi. Nakil başarılı olursa, doğuştan rahmi olmayan ya da kanama nedeniyle genç yaşta rahimleri alınan kadınlar için yeni bir dönem açılacak.

Akdeniz Üniversitesi Senato Salonu'nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik Rekonstrüktif Cerrahi Estetik Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ömer Özkan, 10 saat süren operasyon sonucu kadavradan alınan rahmin Derya Sert'e nakledildiğini söyledi. Hastada doğuştan rahim olmadığını ifade eden Özkan, kendilerini ancak ailenin bir çocuğu olması durumunda başarılı sayacaklarını vurguladı. Rahim nakli için üç yıldır çalıştıklarını dile getiren Özkan, bunun için üç aileyle hazırlandıklarını ancak doku ve kan uyumu olması nedeniyle şansın Sert'e güldüğünü dile getirdi.

Dünyada dört merkezin rahim nakli için çalıştığını belirten Özkan, 2000 yılında Suudi Arabistan'da canlıdan nakil yapıldığını ancak kötü şartlarda yapılan bu naklin tıp literatürünce kabul edilmediğini ifade etti. Rahim için kadavradan naklin kabul gördüğünü dile getiren Özkan, ''Bizim yaptığımız, dünyada kadavradan ilk nakildir'' dedi.

Hastanın bundan sonraki 10 gününün çok önemli olduğunu vurgulayan Özkan, ''Çok önemli çalışmalar yaptık. Olmasını umduğumuz çocuğun hazırlıklarını yaptık. Embriyolar alındı ve donduruldu. 6 ay sonra tüp bebek yöntemiyle bu sonuca ulaşmayı umuyoruz. Yüksek ilaç tedavisine maruz kalmamış bir embriyo hazırlanmış durumda'' diye konuştu.

HANGİ HASTA GRUPLARI İÇİN ÜMİT VERİYOR
Rahim naklinin başarılı olması için bir süre beklenmesi gerektiğini belirten Özkan, şu an için hiç kimsenin ümitlenmemesini istedi. Özkan, rahim naklinin başarılı olması durumunda, öncelikle doğuştan rahmi olmayan kadınlara uygulanacağını söyledi.

Doğuştan rahmi olmama durumunun 5 binde 1 görüldüğünü bildiren Özkan, Antalya'da 200 kadının doğuştan rahmi olmadığını, bu şekilde 45 hastaları olduğunu belirtti. Özkan, ''Bu, kadınlar için çok önemli bir yöntem. Çünkü bu kadınlar, sadece taşıyıcı annelik yöntemi veya evlatlık alarak anne olabiliyorlar. Taşıyıcı annelik Türkiye'de yasak. Rahimden kaynaklı çocuk olmama durumunun tek tedavisi rahim nakli olarak gösteriliyor'' dedi.

Özkan, Derya Sert'in anne olmasının ardından rahmini çıkaracaklarını da söyledi.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Münire Erman Akar da ''Her şey yeni başlıyor. Hedefimiz ailenin çocuk sahibi olması. Bunun için altyapıyı hazırladık. Gebeliği biraz riskli olacak. İnşallah daha güzel haberlerle karşınızda olacağız'' diye konuştu.

Her hastanın rahim nakli için uygun olmadığına dikkati çeken Akar, ''En önemli grup, doğuştan rahmi olmayanlar ve genç yaşta kanama nedeniyle rahmi alınanlar'' dedi.

Derya Sert'in eşi Mustafa Sert de 2,5 yıldır evli olduklarını belirterek, ''Ömer hocamın sayesinde inşallah baba olacağım. İnşallah o duyguyu tadacağız'' dedi.


17 Kasım 2012 Cumartesi

Gizli Şeker Hastaliğı Ve Belirtileri


Gizli şekeri olanlarda sık görülen bazı sorunlar var: Göbek-karın bölgesinden şişmanlama, iyi kolesterol HDL’de azalma, trigliserid düzeyinde yükselme, ürik asidin fazlalaşması ve hipertansiyon eğilimi bunların en önemlileri.

Eğer gizli şekere bu sorunlar da eşlik ediyorsa, koroner kalp hastalığı ve kalp krizine yakalanma ihtimali neredeyse açık diyabet oranına yaklaşabilir (Gizli şekerde normalde 1,5-2 kat olan bu risk, bu durumlarda diyabetlilerde olduğu gibi dört kat kadar artabiliyor).

Bilhassa refah toplumunun en önemli sağlık sorunları arasında sayılan “ölümcül dörtlü” veya “mahşerin dört atlısı” bir arada bulunduğunda (göbek-karın bölgesinden şişmanlama, kan şekerinde yükselme, kan yağ dengesinde bozulma ve yüksek tansiyon) kalp krizi ve felç riski daha da artar.

Son yıllarda bu tahribatın “prediyabet” veya “gizli şeker” döneminde de ortaya çıkabileceği anlaşıldı ki, bu önemli bir gelişmedir. Eskiden “latan diyabet” olarak da adlandırılan “gizli şeker” evresine son yıllarda daha çok önem verilmesinin nedeni de budur.

Gizli şekerin açık şekere dönüşme süresi kişiden kişiye değişirse de bu dönem ortalama on yıl kadar sürüyor. Karın-göbek bölgesinden kilo alma, karbonhidratlardan (şeker, un, nişasta) zengin beslenme ve hareketsizlik gibi önemli hatalar yapılınca süre daha da kısalıyor, bir-iki yıla inebiliyor. Daha da kötüsü, şeker hastalığı ortaya çıkmadan siz çok erken yaşlarda kalp damar hastalığına yakalanabiliyorsunuz.

Özellikle göbekli, düşük HDL kolesterollü veya hipertansiyonlu biriyseniz süreç bu yönde işliyor. Bu nedenle de süreci daha bu aşamadayken ciddiye almak ve önemli bir sağlık sorunu kabul edip çözmek şart!

Diyabet önleme

Ne iyi ki son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarda elde edilen bazı bulgular size iyi haberler vermemizi sağladı: Gizli şeker hastalığının açık şeker hastalığı haline gelmesini önlemek mümkün olabiliyor. Özellikle “Joslin Klinik” ve Harvard Üniversitesi’nin diğer hastanelerinde yapılan araştırmalarda iyi planlanmış bir “diyabet önleme programı” sayesinde gizli şeker hastalığının açık şekere dönüşmesinin ciddi oranda engellenebileceği anlaşıldı.

Bunu başarmak için yapılması gerekenler son derece uygulanabilir
önlemler:

Fazla kiloları vermek, sağlıklı bir beslenme planına uymak, düzenli aktivite alışkanlığı edinmek yeterli. Böyle bir planı deneyimli bir uzman grubuyla birlikte uyguladığınızda şeker hastalığına yakalanma olasılığını sonsuza kadar ertelemeniz mümkün.

Gizli şeker tanısı nasıl konuyor sorusunun yanıtına gelince... Bunun için açlık ve tokluk kan şekerlerinize baktırmanız yetiyor. Eğer açlık kan şekeriniz 100-125 aralığında, tokluk kan şekeriniz 140-199 aralığında ise gizli şekerinizin olduğunu düşünebilirsiniz. Eğer kan şekeriniz açlıkta 120 altı, toklukta 199 ve üstü ise sizde açık şeker, yani orta yaş diyabeti (tip2 diyabet) var, yani yetişkin yaş şeker hastalığı başlamış demektir. Tanıyı daha da kesinleştirmek için işin uzmanı bir merkezde etraflıca değerlendirilmeniz, belki de bir şeker yükleme testi yaptırmanız gerekiyor.

Kimler risk altında

Gizli şeker ihtimali sizde de var mı? Açlık ve tokluk şekeri değerlendirmelerini –ve mümkünse insülin ölçümlerini- kimlerin yaptırması lazım? Ailesinde ve çok yakın akrabalarında şeker hastalığı bulunanlar, kilo fazlalığı veya şişmanlık sorunu yaşayanlar, özellikle bel çevresi genişliği ile birlikte (erkeklerde 102, kadınlarda 88 cm.yi geçenler) kilo alanlar, bel çevresi oranının kalça çevresine oranı 0,8’i geçenler ya da beden kitle indeksi 26’nın üzerinde olanlar, gebelik şekeri sorunu yaşayanlar ve mümkünse iyi kolesterolü az, trigliseridi yüksek bulunanlar, hipertansiyonlular ile gut hastalarının bu testleri yaptırmalarında fayda var.

Birçoğumuz farkına varmadan gizli diyabetle yaşıyoruz. Yine birçoğumuz sorunu fark etsek bile önemini bilmiyoruz. Oysa özellikle damar sağlığını korumanın yolu her şeyden önce “şeker-insülin-kolesterol-trigliserid-kan basıncı” dengesini korumaktan geçiyor. Bu nedenle yıllık sağlık taramalarında mutlaka “tokluk şekeri” analizi de yaptırmalısınız. Gizli şekeri erken fark etmenin en kolay yolu bu.

KESİP SAKLAYIN
Bu testler önemli

Gizli şeker döneminde sık görülen bir sorun, hatta ilk görülen sorun insülin direncidir. Özellikle kilolu-obez kişilerde insülin direnci sorunu çözülmezse tip2 diyabet olasılığı artıyor, süreç kısalıyor. İnsülin direnci – ya da diğer adıyla metabolik sendrom- için yapılan başka bazı testler de var.

Kanda trigliserid düzeyinin yüksek çıkması (150-200 mg üzerindeki değerler), iyi kolesterol HDL seviyesinin azalmış bulunması (erkekler için 45, kadınlar için 50 mg ve altındaki değerler) veya trigliserid/HDL oranının 4/1den yüksek bulunması, ALT, AS, GGT olarak bilinen karaciğer fonksiyon testlerinin normal sınırların üzerine taşması, serum ürik asit sevi-yesinin 6,5-7 mg/dl.yi geçmesi insülin direncinin işaret fişekleridir.

Kesin teşhis için açlık ve tokluk kan şekeri ile açlık ve tokluk insülin seviyelerine baktırmak gerekiyor. Açlık insülin seviyesinin 10 ünite tokluk insülin seviyesinin 30-40 üniteyi geçtiği durumlarda durum ciddi boyut lara ulaşmış insülin direnci başlamış demektir.

ÖNEMLİ
 Sağlıklı ve uzun bir hayat için
• Doğru beslenmek
• Güzel uyumak
• Egzersiz yapmak
• Stresi yönetebilmek
• İyimser olmak
• İnançlı olmak
• Hoşgörülü olmak
• Umutlu olmak
• Temiz bir çevrede yaşamak
• Sağlık kontrollerini yaptırmak

HATIRLATMA
Gizli şekerin belirtileri
Şeker hastalığının bu erken döneminde de bazı işaretler vardır. Bunların en önemlileri kan şekerinin düşmesi sonucu ortaya çıkan “hipoglisemik belirtiler” grubudur. Yemeklerden sonra belirginleşen yorgunluk hali, ağır yemekleri takiben daha çok hissedilen uyuklama, terleme, bitkinlik gibi sorunlar, özellikle baş, boyun bölgesinde tekrarlayan terleme atakları, bir türlü anlam verilemeyen öfke nöbetleri, ani parlamalar, sinirlilik, sık tekrarlayan enfeksiyonlar bu işaretlerin en sık karşılaşılanlarıdır.

15 Kasım 2012 Perşembe

Hamilelikte Yaşanabilecek 10 Tehlikeli Durum


1. Kanama: Düşük tehlikesi, ablasyo (bebek henüz doğmadan plasentada ayrılma sürecinin başlaması), hormonal kanamalar, implantasyon kanaması (döllenen yumurtanın rahimduvarına yerleşmesiyle oluşan bir kanama).

2. Pelvik ağrı ya da karın ağrısı: Düşük tehlikesi, dış gebelik, ablasyo, yumurtalık kistleri, erken hamilelikte rahmin büyümesine bağlı gerilme ağrısı.

3. Geçmeyen sırt ağrısı: Düşük, erken doğum tehdidi, idrar yolu enfeksiyonları, hamilelikte görülen normal ağrılar.

4. Sıvı gelmesi: Erken doğum tehdidi, zarların erken açılması, düşük, idrar kaçırma.

5. Sağ üst karın bölgesinde şiddetli ağrı: Hellp Sendromu (Hamileliğin anne hayatını da tehlikeye atabilen en önemli komplikasyonlarından birisi hamileliğe bağlı hipertansiyondur. Kısaca PIH olarak adlandırılan bu durumun en ileri formu ise Hellp Sendromu’dur).

6. Ellerde ve yüzde aşırı ve ani şişme: Hamileliğe bağlı hipertansiyon, normal şişlikler.

7. Şiddetli baş ağrısı: Hamileliğe bağlı hipertansiyon,migren, sinüzit, diğer baş ağrısı sebepleri.

8. Görme bozuklukları: Hamileliğe bağlı hipertansiyon. Hipertansiyon yoksa diğer nedenler araştırılmalıdır.

9. Rahimde kasılma ve sertleşme: Erken doğum, mide problemleri.

10. Fetal hareketlerin olmaması: Bebeğin sıkıntıda olması, fetal ölüm, bebeğin uyku hali, plasentanın ön tarafta yerleşmiş olması.

30 Ekim 2012 Salı

Down Sendromu Nedir Sebepleri Nelerdir?


Down sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır.30 yaş altındaki hamileliklerde 1000’de birden daha az bir ihtimalle Down sendromu yaşanır. 44 yaşın üstündeki hamileliklerde ise bu oran 35 gebelikte 1’dir.
Down sendromu kormozomal bir hastalıktır ve hücre bölünmesi sırasında yaşanan bir yanlışlık sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom oluşması sonucu görülür. Bu durum hem bilişsel hem de fiziksel gelişimi olumsuz yönde etkiler. Yapılan tetkikler sayesinde  bebeğin doğumundan önce tespit edilebilmektedir.

Down sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır.30 yaş altındaki hamileliklerde 1000’de birden daha az bir ihtimalle Down sendromu yaşanır. 44 yaşın üstündeki hamileliklerde ise bu oran 35 gebelikte 1’dir. Ancak genç kadınlar daha fazla bebek sahibi olduğu için Down sendromlu çocukların %75-80’lik kısmı genç annelerin bebekleridir.

Down Sendromuna ne sebep olur?
Down sendromu 21. kromozom çiftinin bir kısmında ya da tamamında ekstra bir kromozom kopyasının meydana gelmesiyle oluşur. Vücudumuzdaki her hücrede genler vardır ve bu genler hücrede gruplanmış durumdadır. Normalde her hücrede 46 kromozom bulunur. Bu kromozomların 23’ü anneden, 23’ü babadan gelir.
Down sendromunun en bilinen çeşidi Trizomi 21’dir ve bu durumda her hücrede 46 yerine 47 kromozom bulunur. Bu durumun sebebi, döllenme öncesinde veya sırasındaki hücre bölünmesinde ortaya çıkan sperm veya yumurta hücresinde ekstra bir kopya kromozomdur. Down sendromunun %95’i Trizomi 21’dir. Trizomi 21’in % 88’i de yumurta hücresindeki bölünme bozukluğundan kaynaklanır.

Down Sendromu türleri:
Down sendromu vakalarının %’5’lik kalanı ise mozayikizm ve translokasyon ismi verilen durumlar sonucu oluşur. Mozaik Down sendromu vücuttaki bazı hücrelerin normal, bazılarının ise Trizomi 21’e sahip olması sonucu oluşur. Robertsonian translokasyon ise 21. kromozomun hücre bölünmesi sırasında kopması ve genellikle 14. olmak üzere başka bir kromozoma yapışması sonucu görülür. 21. kromozomun bu ekstra parçası Down sendromu özelliklerini gösterir. Translokasyona sahip bir kişi fiziksel olarak olsa da çocuklarında ekstra bir 21. kromozom görülme riski yüksektir.

Down sendromunun karakteristik özellikleri nelerdir?
Down sendromlu çocuklar genelde boy ve kilo açısından daha yavaş büyürler, daha yavaş öğrenirler, problem çözmede ve karar vermede diğer çocuklardan daha çok zorlanırlar. Zeka seviyeleri normalden düşük olarak kalır. Ancak iyi ve erken başlanan eğitimle zeka seviyelerinde anlamlı yükselmeye rastlanır. Down Sendromlu çocuklar iyi bir eğitimle normal birey şeklinde hayatlarını sürdürebilirler. İmkan tanındığında meslek edinebilirler. Kendi yaşamlarını idame ettirebilecek seviyeye ulaşabilirler. Fizik tedavi, özel eğitim ve dil terapisine ihtiyaç duyulur. Bunlar için planlı ve programlı bir şekilde profesyonel yardım almak gerekir.

Kaynak:milliyet.com.tr

27 Ekim 2012 Cumartesi

Felçli Hastalar Tam Olarak Düzelebilir

Trabzon Yıldızlıgüven Hastanesi'nden Fizyoterapist Elif Şahin, doğru planlanmış bir fizik tedavi ve rehabilitasyon programı ile felç hastalarında tama yakın iyileşme sağlanabildiğini söyledi.

Felç tablosunda hastada sadece kas zayıflığı, güçsüzlük yürüyememe ve denge problemleri olmadığını ifade eden Şahin, "Halk arasında bilinen adıyla inme (felç) beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi ve sedanter yaşam tarzıyla birlikte günümüzde daha sık görülüyor. Doğru planlanmış bir fizik tedavi ve rehabilitasyon programı ile hastalarda tama yakın iyileşme sağlanabiliyor. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki felç tablosunda hastada sadece kas zayıflığı, güçsüzlük yürüyememe ve denge problemleri olmaz. Hastada konuşma, algılama problemleri görülebilir. Hatta hasta yoğun bakımdan çıktıktan sonra göz kontağı kurmakta bile zorlanabilir. Rehabilitasyon bu aşamada başlar ve 6-7 aylık hatta bir yıllık bir süreci kapsar. Tabi ki burada hastanın sağlık hizmetini aldığı sağlık sunucusuna da büyük görev düşüyor. Yatak yaralarının önlenmesi ve bunun için uygun pozisyonlamalar havalı yatak kullanımı gibi konularda hasta ailesinin bilgilendirilmesi gerekiyor. Tabi pozisyonlama yapılırken, dikkat edilmesi gereken diğer hususlar da hastanın felçli olan kısmı hissetmesini sağlamak kas zayıflığına bağlı oluşabilecek diğer ortopedik problemleri de engellemek olmalı. Genellikle egzersizler düzenli olarak yapıldığında ortalama 2-3 hafta içerisinde hasta yatağında biraz daha bağımsız hale gelir. Ancak bu hastanın günlük aktivitelerini sürdürmesi için yeterli değildir. Bu aşamadan sonra hasta (hastanede yatağında veya ayaktan) mutlaka profesyonel bir rehabilitasyon programına sokulmalı, hastanın aktif katılımıyla birlikte kasların kuvvetlenmesi sağlanmalıdır. Ve en önemlisi de bu dönemden sonra ortaya çıkan ve bize tedavide dezavantaj oluşturan kas sertlikleridir" dedi.

GEREKİYORSA HASTAYI UYGUN BİR YÜRÜME YARDIMCISI ÖNERİLMELİ
Haraketlerin mutlaka uzman kişilerce yapılması gerektiğine işaret eden Şahin, "Daha önce pasif hareketlerin dahi uzman kişilerce yapılması gerektiğini hatta daha yoğun bakımdayken üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu belirtmiştik. Fizyoterapistin önemi bu noktada ortaya çıkıyor. Erken dönemde yapılan doğru eğitim sonraki dönemler için de bu istenmeyen, aktiviteyi zorlaştıran, birleşik reaksiyon dediğimiz hareketlerin ortaya çıkışını engeller. Biz bize gelen hastalarımızda hemen akut dönemde yatağında az da olsa fizik tedavi görmüş hastayla hiç fizik tedavi hizmeti almamış hasta arasındaki farkı çok net şekilde hemen ayırt edebiliyoruz. Ve uzun dönemde rehabilitasyon programında en önemlisi hastada fonksiyona yönelik egzersizlerede önem verilmeli yürüme, merdiven aktiviteleri de çalıştırılmalıdır. Daha ileriki dönemler için ev modifikasyonları düşünülmeli kapılar eşikler, hastanın yatağının konumu tek tek gözden geçirilmeli ve hepsi hastayı bağımsız bir şekilde ev içindeki hayatını sürdürecek şekilde ayarlanmalıdır. Eğer gerekliyse hastaya uygun bir yürüme yardımcısı önerilmelidir. Son olarak şunu söyleyebilirim ki rehabilitasyon uzun ve zorlu bir süreçtir ama sonuçları da genellikle yüz güldürücü olmaktadır" diye konuştu.

Kaynak: İHA

25 Ekim 2012 Perşembe

Düz Tabanlık Nedir Ve Tedavi Yöntemleri?

Özel BSK Konya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji bölümü doktorlarından Prof.Dr. Tunç Cevat Öğün, toplumumuzda yaygın olarak görülen düztaban şikâyeti hakkında ki soruları cevapladı.

Öğün, düztabanın anatomisinden bahsederek ‘’ Normalde yere bastığımızda ayağın içi kısmı yere temas etmez ve bir kavis oluşturur. Bazı insanlarda bu bölge değişik derecelerde yere temas eder ve buna düztabanlık adı verilir. Ayak kavsini sağlayan kemiklerin yapısı ve bağlardır. Çocuklarda kemikler henüz tam gelişmediğinden ve bağlar da çok esnek olduğundan ayak kavsi tam gelişmemiştir. Ayrıca kavsin olduğu bölgede yağ yastığı kalındır ve bu bölgedeki çukurluğu doldurarak düztaban izlenimi verebilir’’ dedi.
Düztaban ile ilgili genel yapılan şikâyetler nelerdir sorusuna ÖĞÜN ‘’ Ayakları düztaban olmasına rağmen çoğu çocuğun hiçbir şikâyeti yoktur. Bazı çocuklar yorgunluktan ve ağrıdan şikâyetçi olabilir. Bazıları da ayakkabılarını çabuk deforme ederler. Ancak çoğu zaman şikâyetçi olan ayağın şekli nedeniyle anne baba ve yakın çevreleridir’’ diye belirtti.

Düztabanlık tanısı genellikle yalnızca fizik inceleme ile konabilir diyen Özel BSK Konya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji bölümü doktorlarından Prof.Dr. Tunç Cevat Öğün ‘’Ayak kavsinin şekli yere basarak bakılır. Ayak havaya kaldırıldığında kavis oluşuyorsa buna esnek düztabanlık denir. Ayak bileği hareketi kontrol edilerek Aşil tendonunun gergin olup olmadığına bakılır. Gerekli durumlarda ayağın röntgen filmleri ve tomografisi çekilebilir. Ayakkabılar incelenerek anormal aşınmalar not edilir’’ dedi.

Düztaban tedavisi ve aşaması ile ilgilide açıklamalarda bulunan Prof.Dr. Tunç Cevat Öğün’’Çocuklarda ayak kavsi oluşmaya 3 yaşından sonra başlar, bu yaşa kadar tüm çocuklarda ayak tabanındaki yağ yastığı düz taban görüntüsü verebilir. Bu yaştan önce ayakkabıların içine taban yükseltileri yerleştirmek sakıncalıdır ve ağrıya yol açar. Üç yaş sonrası ayak kavsi gelişmeye başlar ve bu 10 yaşına kadar devam eder. Bu tamamen doğal bir süreçtir ve giyilen ayakkabı ile ilgisi yoktur, herhangi bir tedavi gerekmez. Düztabanlık ağrılı ise nedeni araştırılır. Aşil tendonu gergin ise germe egzersizleri verilir. Ayakkabı anormal aşınıyorsa uygun destekler verilebilir. Esnek düztabanlıklar ileri yaşlarda sebat edebilir, ancak genellikle ağrısız olup tedavi gerektirmezler. Bazen tabanlık desteği faydalı olabilir. Esnek olmayan düztabanlıklar çeşitli sebeplere bağlı olabilir. Sebebin araştırılması, ağrılı ise tedavi edilmesi uygundur. Tedavi için ayakkabı içine destekler, egzersizler uygulanabilir. Bazı durumlarda ise cerrahi tedavi gerekebilir’’ diye konuştu.

Özel BSK Konya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji bölümü doktorlarından Prof.Dr. Tunç Cevat Öğün, toplumumuzda yaygın olarak görülen düztaban şikâyeti hakkında ki soruları cevapladı.

Öğün, düztabanın anatomisinden bahsederek ‘’ Normalde yere bastığımızda ayağın içi kısmı yere temas etmez ve bir kavis oluşturur. Bazı insanlarda bu bölge değişik derecelerde yere temas eder ve buna düztabanlık adı verilir. Ayak kavsini sağlayan kemiklerin yapısı ve bağlardır. Çocuklarda kemikler henüz tam gelişmediğinden ve bağlar da çok esnek olduğundan ayak kavsi tam gelişmemiştir. Ayrıca kavsin olduğu bölgede yağ yastığı kalındır ve bu bölgedeki çukurluğu doldurarak düztaban izlenimi verebilir’’ dedi.
Düztaban ile ilgili genel yapılan şikâyetler nelerdir sorusuna ÖĞÜN ‘’ Ayakları düztaban olmasına rağmen çoğu çocuğun hiçbir şikâyeti yoktur. Bazı çocuklar yorgunluktan ve ağrıdan şikâyetçi olabilir. Bazıları da ayakkabılarını çabuk deforme ederler. Ancak çoğu zaman şikâyetçi olan ayağın şekli nedeniyle anne baba ve yakın çevreleridir’’ diye belirtti.

Düztabanlık tanısı genellikle yalnızca fizik inceleme ile konabilir diyen Özel BSK Konya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji bölümü doktorlarından Prof.Dr. Tunç Cevat Öğün ‘’Ayak kavsinin şekli yere basarak bakılır. Ayak havaya kaldırıldığında kavis oluşuyorsa buna esnek düztabanlık denir. Ayak bileği hareketi kontrol edilerek Aşil tendonunun gergin olup olmadığına bakılır. Gerekli durumlarda ayağın röntgen filmleri ve tomografisi çekilebilir. Ayakkabılar incelenerek anormal aşınmalar not edilir’’ dedi.

Düztaban tedavisi ve aşaması ile ilgilide açıklamalarda bulunan Prof.Dr. Tunç Cevat Öğün’’Çocuklarda ayak kavsi oluşmaya 3 yaşından sonra başlar, bu yaşa kadar tüm çocuklarda ayak tabanındaki yağ yastığı düz taban görüntüsü verebilir. Bu yaştan önce ayakkabıların içine taban yükseltileri yerleştirmek sakıncalıdır ve ağrıya yol açar. Üç yaş sonrası ayak kavsi gelişmeye başlar ve bu 10 yaşına kadar devam eder. Bu tamamen doğal bir süreçtir ve giyilen ayakkabı ile ilgisi yoktur, herhangi bir tedavi gerekmez. Düztabanlık ağrılı ise nedeni araştırılır. Aşil tendonu gergin ise germe egzersizleri verilir. Ayakkabı anormal aşınıyorsa uygun destekler verilebilir. Esnek düztabanlıklar ileri yaşlarda sebat edebilir, ancak genellikle ağrısız olup tedavi gerektirmezler. Bazen tabanlık desteği faydalı olabilir. Esnek olmayan düztabanlıklar çeşitli sebeplere bağlı olabilir. Sebebin araştırılması, ağrılı ise tedavi edilmesi uygundur. Tedavi için ayakkabı içine destekler, egzersizler uygulanabilir. Bazı durumlarda ise cerrahi tedavi gerekebilir’’ diye konuştu.

Kaynak:haber7.com

22 Ekim 2012 Pazartesi

Ekmekteki Kepek Oranı Artıyor



Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın hazırladığı ''Türk Gıda Kodeksi Buğday Unu Tebliği'' taslağına göre, ekmeklik buğday unu nda kepek miktarı daha artacak.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı , ''Türk Gıda Kodeksi Buğday Unu Tebliği'' taslağını hazırlayarak ilgili kamu, kurum ve kuruluşları ile üniversitelerin görüşüne açtı.

Taslağa göre, ekmeklik buğday unlarında Tip 550, 650 ve 850 tanımları kaldırılırken, ekmeklik buğday unu tek grupta tanımlandı.

Ekmek lik buğday ununda kül miktarı kuru maddede en az 0,70, en çok 0,90 olarak belirlendi. Bu şekilde ekmek yapımında kullanılan unun kepek miktarı arttırılmış olacak. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın 4 Ocak 2012 tarihinde yayımlanan ''Türk Gıda Kodeksi Ekmek ve Ekmek Çeşitleri Tebliği'' ile ekmekteki kepek oranı artırılmış ve kepek oranı en az yüzde 0,65 en çok yüzde 1,1 olarak belirlenmişti.AA

21 Ekim 2012 Pazar

Kromozom Yapısını Anne Karnında Belirlemenin Faydaları

Hisar Intercontinental Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kılıç Aydınlı, Amerika'da 10 yıllık bir çalışma sonucu geliştirilen ve basit bir kan testiyle anne karnında bebeğin kromozomlarına ulaşılabilecek çalışma hakkında bilgi verdi.

Bu alanda Türkiye'de 5 yıldır çalışma yürüten ekibin üyesi olan Perinatoloji Uzmanı Aydınlı, 1966 yılından beri bebekle ilgili genetik bir sorunun olup olmadığının amniyosentez, CVS ve kordonsentez yöntemleriyle belirlendiğini belirterek, bu yöntemler sonucunda fetal kaybın yaşanabildiğini, 100 girişimin 10'undan patolojik sonuç alındığını, 90'ının ise boş yere yapılmış olduğunu ifade etti.

Bu yöntemin bugün çok pahalı olduğunu, ancak ileride ucuzlayacağına ve yaygınlaşacağına inandığını ifade eden Aydınlı, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Amniyosentez yönteminin taşıdığı riskler olmadan, gebeliğin 8. haftasından itibaren bebeğin kromozom yapısından anamolileri teşhis edebileceğiz. Bu gelişme uzun vadede kanserin erken tanısını doğuracak. Bugün anneden alınan kan örneği ile bebeğe ait DNA analiz edilebiliyor. Bebekte Down Sendromu var mı? Yok mu? Şu kromozom için taşıyıcı mı değil mi? Bu sonuç artık belirlenebiliyor. Bu yöntemin şu an küçük bir zayıf noktası var. Elde edilen DNA, küçük fragmanlar halinde. Bir de şişman hastalarda DNA oranı çok düşük çıkabiliyor, sonuç verilemeyebiliyor. Ama bu oran yüzde 1'in altında. Bugün için bu yöntemle yüzde 99'un üzerinde sonuç vermek mümkün.''

Kaynak:En Son Haber

3 Ekim 2012 Çarşamba

Hamilelikte Şeker Hastalıgı

Bebeğini bekleyen her anne adayı 9 ay boyunca vücudunda yaşanan değişimlere ayak uydurmaya çalışır. Bu değişimler bazı durumlarda hem annenin hem de bebeğin sağlığını riske atabilecek nitelikte olabilmektedir.

Daha öncesinde bir belirti vermese de gebelik sırasında ortaya çıkabilen "Gestasyonel Diabetes Mellitus" yani "Gebelikte Şeker Hastalığı (Diyabet)" anne adaylarının bebek heyecanına gölge düşürebilecek durumlardan biridir. Memorial Antalya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Op. Dr. Pınar Akkaya gebelikte tanı konulan şeker hastalığı hakkında bilgi verdi.

Gebeliğin 6. ve 7. aylarında tanı konur
Şeker hastalığı gebelikte en sık görülen hastalıklardan biridir. Bu hastalık gebelikte artan gebelik hormonlarının etkisiyle, şeker hastalığına yatkınlığı olan kişilerde gebeliğin 6. ya da 7.aylarında ortaya çıkar. 6. ve 7. aylarda yapılan rutin şeker tarama ve tanı testleri ile tanı konulur. Ancak gebede obezite, 1. derece akrabalarda şeker hastalığı olması, gebenin önceki gebeliklerinde iri bebek doğurmuş olması ve önceki gebeliklerinde şeker hastalığı öyküsü olması gibi durumlarda testlerin daha erken yapılması gerekmektedir.
Düşük, ölü doğum, erken doğum oranları artıyor
Annede görülen yüksek kan şekeri seviyeleri anne ve bebek açısından birçok probleme yol açabilir. Gebelikte şeker hastalığı nedeniyle annede hipertansif hastalıklar, üriner sistem ve vajinal enfeksiyonlar, düşük, ölü doğum, erken doğum oranları artar. Bebekte ise iri olma ve buna bağlı doğum travmaları, amniyon sıvısı fazlalığı, gelişim yetersizliği, doğduktan sonraki ilk günlerde kan şekeri düşüklükleri, kanda kalsiyum düşüklüğü, sarılık, akciğer gelişimi yetersizliğine bağlı solunum problemleri oluşabilir. Şeker hastalığının gebelikten önce de olduğu ya da kan şekeri seviyeleri yüksek iken gebelik oluştuğu durumlarda bebekte doğumsal anomaliler riski normal gebeliklere göre 3-5 kat artarak bu oran % 6-10'u bulmaktadır. Bunun yanı sıra annesi gebeliğinde şeker hastası olan bebeklerin, erken yaşlarda obezite ve diyabet riskleri vardır.

Erken tanı ve tedavi ile zararlar önlenebilir
Doğumdan sonra genellikle kan şekeri seviyeleri normale döner ve diyabet tablosu düzelir. Ancak annenin bir sonraki gebeliğinde gebelikte diyabetin tekrar etme oranı %60-90'dır. Ayrıca; gebeliğinde şeker hastalığı tanısı alan kadınların %30'u, doğumdan sonraki 7-10 yıllık süreçte şeker hastası olmaktadır. Doğumdan sonra emzirmek, uygun diyet, egzersiz ve kilo vermek doğum sonrası süreçte de tekrar gelişebilen diyabet riskini azaltır. Erken tanı ve tedavi ile gebelikte tanı konulan şeker hastalığının oluşturabileceği zararlar önlenebilir. Doğumdan sonra da hastaların büyük kısmında durum kendiliğinden düzelse de süreç içerisinde hastayı bekleyen riskler konuşulmalı, önlemler alınmalı ve uygun bir kişisel plan yapılmalıdır.

Kaynak: HABER 7

27 Eylül 2012 Perşembe

Horlama Ve Tedavi Yöntemleri

Horlama Ciddi Bir Problem midir?

Sosyal olarak evet.Bu aile yaşamını ciddi şekilde tehdit eder.Horlayan kişi alay konusu olur.Ailenin diğer bireyleri için uykusuz gecelerin sorumlusu tutulur.Horlayan kişi tatil ve iş gezilerinde istenilmeyen oda arkadaşı olur.
Tıbbi olarak evet.Kişinin kendine verdiği zarar daha büyüktür.Dinlenilmeden geçirilen geceler vardır.Aşırı horlayan kişilerde yüksek tansiyon,horlamayan kişilere göre dahasık görülür. Horlamanın en ağır formu tıkayıcı tipte uyku hastalığıdır.Buarada şiddetli horlama nefessiz kalan bir dönemle kesilmektedir.10 saniye üzerinde nefessiz kalma nöbetlerinin bir saat içinde çocuklarda 5, erişkinlerde 10 ‘ un üzerinde görülmesi yaşamı ciddi şekilde etkiler.Bu durumda uyku merkezinde inceleme yapmak gerekmektedir.Böylelikle uykuda kan oksijen düzeyi aşırı oranda düşer.Oksijen düştüğü bu dönemde kalp , kanı daha çok pompalamak zorundadır.Bir süre sonra kalp ritmi bozuluken,yıllar içinde yüksek tansiyon ve kalp büyümesi yerleşir.Bu grup hastalar uykularının çok az bir kısmında derin uyku fazına geçebilirler.Derin faz gerçek dinlenme için tek yoldur.Dinlenmeden geçirilen gecenin gündüzü uykulu,yorgun ve verimsiz geçer.Araba kullanırken ya da iş başında uyuklamalar görülebilir.

Horlama Tedavi Edilebilir mi?
Erişkin olup horlayan kişiler için aşağıda sıralanan önerilere uyulmalıdır.
1-Kas tonusunu artırmak için sportif bir yaşam biçimi seçilmeli.
2-Horlayan kişiler uyku ilaçları,sakinleştirici ve antihistaminik denilen allerji ilaçlarını uykudan önce almamalı. 3-Uykudan 4 saat önce alkol almaktan sakınılmalı
4-Uykudan 3 saat önce ağır yemekten sakınılmalı.
5-Aşırı yorgunluktan sakınmalı.
6-Uykuda sırt üstü yatmak yerine yana yatmak tercih edilmelidir.Eski bir öneri olarak pijama sırtına tenis topu dikmek hala faydalı bir metoddur.Böylelikle srt üstü yatmaya engel olunur.
7-Yatağınızın baş tarafı daha yukarıda olacak şekilde tüm yatağınızı yaklaşık olarak 10 cm bir tarafa doğru çeviriniz.
8-Evde horlamayan kişilerin sizden önce uykuya geçmeleri için onlara süre tanıyınız. Her pozisyonda horlayan kişiler”şiddetli horlayan” olarak isimlendirilir.Bu kişilerin yukarıdaki önerilerden daha fazla yardıma ihtiyacı vardır.Horlama kişi ve ailesi için zaralı hale geldiğinde uzman doktorunuz ile görüşmeniz uygun olacaktır.Özellikle uyku esnasında nefes alamama problemi olduğunda doktorunuza başvurmanız daha da önem kazanmaktadır. Tedavi tanıya dayanır.Bu allerji veya enfeksiyonun tedavisi gibi basit ya da bademcik, geniz eti veya burun bozukluklarınıncerrahi gerektirmesi biçimindedir.

Basit horlamada tedavi alternatifleri:
1-Hayat biçiminin düzenlemesi
2-Radyofrekans dalgalarının kullanılması ile yumuşak damağın ve küçük dilin küçülmesi ve gerginliğinin artmasına yardımcı olan ve muayene şartlarında yapılabilen teknik.
3-Bademcik ve geniz etinin alınması
4-UPPP dediğimiz küçük dil,yumuşak damağın bir kısmı ve bademciğin alındığı ameliyat şekli.

Horlama Tedavisi
Basit horlamada tedavi alternatifleri:
Hayat biçiminin düzenlemesi
Radyofrekans dalgalarının kullanılması ile yumuşak damağın ve küçük dilin küçülmesi ve gerginliğinin artmasına yardımcı olan ve muayene şartlarında yapılabilen teknik.
Bademcik ve geniz etinin alınması
UPPP dediğimiz küçük dil,yumuşak damağın bir kısmı ve bademciğin alındığı ameliyat şekli.
Radyofrekans: Somnoplasti Nedir?
Son zamanlarda somnoplasti denilen radyofrekans dalgalarıyla çalışan bir metot geliştirildi. Doku içerisine özellikle yumuşak damağa radyofrekans dalgaları vererek o bölgede iyileşme safhasında oluşan nedbe dokusundan yararlanılmaktadır. Hastanın damağına 3 değişik noktadan 700 joules enerji verilir. Her bir uygulama 2 dakika kadar sürer. Böylece yumuşak damak yukarı doğru çekilerek solunum yolunun rahatlatılması hedeflenmiştir. Bu gün için bu teknik, sadece basit horlamada ve hafif apne hastalarında kullanılan bir tekniktir. Muayenehane şartlarında birkaç dakika içerisinde uygulanan, ağrısı oldukça az olan bu metot ile ilgili araştırmalar devam ediyor. Henüz orta ve ileri derecedeki apne hastaları açısından etkinliği yoktur.
Yumuşak damağa uygulanan cerrahilerde lazer, bıçak gibi birçok alet denenmiştir. Lazer kelimesi adeta sihirli bir değnek olarak düşünülmüştür. Ancak lazerle yapılan müdahalelerden sonra hastalarda ciddi ölçülerde ağrı sorunu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle kullanımı belirgin ölçüde azalmıştır. Somnoplastinin lasere karşı etkisini karşılaştıran araştırmalarda horlama ve apnenin kesilmesi açısından iki yöntem de aynı derecede etkili bulunmasına karşın laserde ortaya çıkan ağrının derecesi somnoplastidekinden 4 kat fazla bulunmuştur.
Somnoplasti hastalara 2 veya 3 kez uygulanmakta horlama şiddeti eşlerin değerlendirmesine göre 10 birimden 4 birime düşmektedir. Bu uygulamadan sonra kanama ve enfeksiyon olmamakta 1-2 gün boğazda dolgunluk hissi yaşanmaktadır. Ağrısız olması en cazip tarafı olarak kabul edilmektedir. Ayrıca aynı seansta burun etlerine uygulanarak burun tıkanıklıkları da bir ölçüde rahatlatılabilmektedir.
Sonuç olarak tıkayıcı tipte uyku apne hastalığı ciddi riskleri olan, ani ölüm riski taşıyan karmaşık bir hastalıktır. Tedavide de bir standart yoktur. Hastalık tanındıkça tedavide de önemli gelişmeler olacağına inanıyoruz.
Diğer uygulama alanlarını şöyle sıralayabiliriz;
Yumuşak damak
Tonsil dokusu
Dil kökü
İnferior konka
Bu dokuların hepsinde kullanım amacı doku miktarını azaltmaya yöneliktir.
Radyofrekans tekniğinin avantajları;
Az travma etkili yöntem oluşu
Geri dönüşümlü yöntem oluşu
Muayenehane şartlarında uygulanabilen bir yöntem
Postoperatif ağrının çok az oluşu
İş kaybının olmayışı
Yutkunma ve konuşmanın etkilenmemesi
Mukoza hasarı olmayışı
Enfeksiyon riskinin olmayışı
Doku hacmini azaltıcı etkisi oluşu
Kontrol edilebilir oluşu
Sıcaklık kontrolunun monitörize edilebilmesi
Radyofrekansın dezavantajları ise;
Birden fazla uygulama gerektirmesi
Body mass indeksi denilen vücut ağırlık/yüzölçümü oranının yüksek olduğu vakalarda başarının düşük olması

Radyofrekansın endikasyonları;
Habitüel horlama
Hafif uyku apnesi sendromu
Alt konka hipertrofisi
Obstrüktif tonsiller hipertrofi
Dil kökü hipertrofisi

Horlama ve Uyku Apnesi Nedir?
Uykuda nefesin 10 saniye ve daha fazla kesilmesi Apne olarak adlandırılır. Solunumun yavaşlamasına ise Hipopne denir. Uykuda nefes kesilmelerinin sayısı saatte 5’in üstüne çıkarsa, tıkayıcı tipte uyku apnesi sendromundan bahsedilir. Bu olayın mekanizması tamamen fiziksel kurallara uygun şekilde işler. Uykuda nefesin kısmi kesilmesi horlama olarak ortaya çıkarken, tamamen kesilmesi apne oluşumuna neden olur. Burada horlamaya çok fazla değinmeyeceğiz. Çünkü tek başına horlama sosyal bir şikayettir ve tedavisi de sosyaldir. Yorgun olan, alkol ve sigara içen insanlar horlayabilirler. KBB hekimi olarak bizim savaşımız daha çok horlama ile beraber ortaya çıkan, uykuda nefes kesilmeleridir. Çünkü bu insanlar bu hastalık tablosu ile birlikte bir çok hayati riski beraberinde taşırlar.

Horlamanın Nedeni Nedir?
Dilin arkası , yumuşak damak ve küçük dilin olduğu kısmın genizle birleştiği bölge kendiliğinden daralabilen bir bölgedir.Bunlar birbirleri üstüne geldiğide solunumla birlikte titreşmekte ve horlama ortaya çıkmaktadır.
Horlayan biri aşağıdaki problemlerden en az birine sahiptir.
Dil ve boğaz kasları gerginliği azalmıştır.Gevşek kaslar sırt üstü yatınca dilin boğaz arkasına doğru kaymasına engel olamaz.Bu olay alkol ya da ilaç alarak gevşemiş birinin uykusunda kas kontrolunun kaybolması ile ortaya çıkar.Bazı insanlarda uykunun derin fazında gevşemeye bağlı olarak yine horlama görülebilmektedir.
Boğazdaki dokuların aşırı büyük olması.Büyük bademcik ve geniz eti , çocuklarda en sık rastlanan horlama nedenidir.Şişman insanlarda kalın boyun dokusu sebep olarak gösterilir.Kist ve tümörlerde nadir olarak bu yolla horlama yapabilmektedirler.
Yumuşak damak ve küçük dilin aşırı sarkık ve uzun olması boğaza doğru havayolunu daraltır.Hava yoluna sarktığı için bir valv gibi horlamaya neden olur.
Burun tıkanıklığı olan kişi havayı almak için genizde aşırı vakum yaratır.Bu vakum boğazda kollaps olabilen dokuları hava yoluna doğru çeker.Böylece burun açık iken horlamayan kişide horlama görülmeye başlar.Bu durum,neden bazı insanların sadece allerjik dönemlerde veya grip sinüzit olduğu zamanlarda horladığını izah etmektedir.Burun deformasyonları bu tip burun tıkanıklığı nedenleri olarak bilinir.Burun içi deformasyonların en sık rastlananı deviasyondur.

Kaynak: Op. Dr. Feyzi Elez

18 Eylül 2012 Salı

Saglıklı Saç İçin 5 Altın Kural

Uzmanlarından saç bakımında öne çıkan beş temel kural...
Saç bakımı sadece mevsim geçişlerinde değil, her zaman önem taşıyor. İşte uzmanlarından saç bakımında öne çıkan 5 temel kural.. 1- Stresten uzak durun: Stres saçlarınızın dökülmesine yol açıyor.

2- Saçlarınızı iyi durulayın: İyi durulanmayan saç çabuk yağlanıyor; saçları matlaştırıyor ve elektriklenmeye yol açıyor.

3- Ellerinizi saçlarınızdan uzak tutun: Sürekli saçlarla oynamak saçları yağlandırıyor ve fazla yağlanma saçların dökülmesine neden oluyor.

4- Sağlıklı beslenin: Yanlış uygulanan diyetler, hızlı ve belirgin kilo kaybı ve dengesiz beslenme saç dökülmesine neden olabiliyor.

5- Mevsimsel değişikliklere dikkat edin: Mevsim geçişleri saç dökülmesine neden olabiliyor. Bu dönemlerde saçlar daha özenli bakıma gereksinim duyuyor.

15 Eylül 2012 Cumartesi

KANSER VE ÇEŞİTLERİ

KANSER VE ÇEŞİTLERİ
Hücrelerin anormal bir şekilde çoğalması sonucu urlar meydana gelmektedir. Urlar iki türlüdür. Bir kısmı iyi huylu (selim urlar),bir kısmı kötü huylu (habis) urlardır.
Vücudun değişik yerlerinden, dokularından kökenini alan habis karakterli urların bir kısmına KANSER bir kısmına da SARKOM denir.

UR TÜRLERİ
1-) İyi Huylu (Selim) Urlar:İyi huylu urlar normal doku yapısına büyük benzerlik gösterirler ve kökenini aldıkları dokunun karakterini benimserler. Genellikle yavaş büyürler. Oluştukları yerin veya organın çalışma düzenini bozarlar ve çevresinde yer almış dokulara baskı yapara ağrı verirler ve zararlı olurlar. Ancak, bunların etki dereceleri urların büyüklüğüne göre ve oluştukları yere göre çok değişiklik gösterirler. Genellikle ölüme sebep olmazlar,bazen kendiliklerinden küçülürler. Sonuç olarak, iyi huylu urlar yavaş büyürler,tedavilerinde her zaman ameliyat gerekmez. Çok defa tıbbi tedaviler iyi sonuçlar verir.

2-) Kötü Huylu (Habis) Urlar: Kötü huylu urlarda hücreler iyi huylu urlara göre daha çok çoğalır. Bunlar bölünme çoğalmalarında hiçbir yasa ve kural dinlemezler. Yere dökülen bir kova suyun dağılması gibi çeşitli yönlere yayılırlar. Önlerine gelen organ ve dokuyu tahrip ederler. Habis urlardaki hücrelerin şekilleri ve çapları anormal bir durum alırlar. Özellikle çekirdeklerinde anormal bir büyüme görülür. Habis urların diğer bir benzerlik gösterirler özelliği yavrulamaktır. Buna METASTAZ yapmak denir. Bulunduğu yerlerden uzak vücudun diğer kısımlarına atlayabilirler. Bu ise şöyle olur; habis urların hücreleri komşudaki kan damarlarını ve lenf yollarını tahrip ederler ve bu hücrelerden bir kaçı kan veya lenf yollarına girerek vücudun başka ve uzak bölgelerine taşınırlar. Yani oturdukları yerlerde çoğalmaya devam ederek, oralarda aynı karakterlerde urlar meydana getirirler. Bu olaya yavrulamak veya metastaz yapmak denir.
Deri, kemik, sinir, kas ve tüm organlar gibi kan yapıcı dokulardan ve vücuttaki bütün dokularda selim ve habis urların çıktığı görülmüştür. Bazı dokuların selim urlarında nadir, habis urlarını çok az rastlanırken, bazı dokuların selim ve habis urlarına daha sık rastlanmaktadır.
KANSER İLE SARKOM ARASINDA NE FARK VARDIR?
İnsan vücudunu örten ve saran ciltlen çıkan habis urlara KANSER denir. Diğer taraftan insan vücudunda çeşitli dokuları birbirine bağlayan ve adına bağ dokusu denilen yapılardan kas dokusundan, kemiklerden, kıkırdaklardan ve yağ dokusundan kökenini alan habis urlara da SARKOM denir.

KANSER SEBEPLERİ VE KANSERİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
1) Yaşın Kanserle İlgisi Var mı? : Kanser her yaşta görülebilir, fakat genelde orta ve ileri yaş hastalığıdır. 6-16 yaş arasındaki insanların habis urlara karşı bir bağışıklığı bulunmaktadır. Bununla beraber bu yaşlarda tek tük bu vakalara rastlanmaktadır. Çocuklarda görülen bazı kanser vakalarının sebebi annenin gebelik döneminde kullandığı ilaçlardır.
2) Kanser Açısından Irk veya Nesil : Bazı tür kanserle bazı ırklarda, diğerlerine göre daha fazla görülmektedir. Örneğin mide kanseri en çok Japonlarda akciğer kanseri en çok İngiltere’de lösemi en çok Musevilerde görülmektedir. Bu farklar jenetik ve çevre faktörlerinden, alışıla gelmiş adetlerden kaynaklanmaktadır.
3) Kanser İrsi Bir Hastalık mıdır? : Kanserin irsi bir hastalık olup olmadığı hakkında halen kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. Tecrübe hayvanlarında bazı tür kanserlerin irsi olduğu kanıtlanmıştır. İnsanlarda ise sayılı bir iki tür kanserin Mendel Kanuna göre çocuğa geçtiği görülmüştür. Bugün için kanserin irisi bir hastalık olup olmadığını ve ayrıca temasla bir insandan diğerine geçmediğini söyleyebilir.
4) Virüsler ve Parazitler : Virüsler kan kanseri, gırtlak kanseri, lenf bezi kanserine sebep olmaktadır. Virüsler; çeşitli karsinojenler ve diğer faktörlerle beraber bulunmaları birbirlerinin etkilerini arttırarak kanser sebep olabilmektedirler. Ayrıca, parazitlerin bulundukları organlarda meydana getirdikleri tahripler kanser hastalığına zemin hazırlamaktadır.
5) Hormonlar ve İlaçlar : Hormonlar ve özellikle kadın ve erkek hormonlarının vücutta fazla miktarda ve devamlı yapımı veya dışarıdan vücuda verilmesi hormonal dengeyi bozmaktadır. Vücuttaki hormon dengesi ile kanserler arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Aşırı hormonal etkiler sonucu prostat, rahim ve göğüs kanserleri sık görülmektedir. İlaçlara gelince; ilaçların tümü doğal veya kimyasal maddelerin birleşimidir. Kimyasal maddelerin bazıların çok miktarda ve sürekli kullanılmaları sonucunda karstonik etkiler oluşmaktadır bu nedenle ilaçları, özellikle antibiyotik, ağrı kesici, uyku verici, perhiz hapları ve hormon preperatları gibi ilaçları dikkatli kullanmak gerekir.
6) Ruhi Bunalım, Üzüntü ve Sıkıntılar : Kanserle ilgilenen tıp adamların ruhi bunalımların, sıkıntıların, endişe ve sinirlenmenin kansere yol açtığını belirtiyorlar. Kanser, kırsal alanlarda yaşayan daha basit ve endişesiz hayat sürenlere oranla kentlerde oturan ve iş hayatlarında yorulan yıpranan kişilerde daha çok görülmektedir. Sebep olarak da sürekli üzüntüler, sıkıntılar, sinirlenmeler insan organizmasında bazı hormonal bozukluklara sonrada hücrelerin daha çabuk ve kötü bir şekilde yıpranmalarına bağlanıyor. Hormonal dengesizlik hücreleri etkiler. Kanser hastalığı da bir hücre hastalığıdır.
7) Sigara : Tütün içinde bulanan maddelerin, ayrıca kağıdın yanmasıyla meydana gelen katran kuvvetli ve etkili birer karsinojen maddelerdir. Sigara dumanındaki nikotin, amonyak ve diğer maddeler bronşları etkilemekte ve böylece kanser oluşabilmektedir. Sigara kullanmak özellikle akciğer, dudak, dil, ağız boşluğu, gırtlak ve yemek boru kanserlerine sebep olmaktadır.

KANSERİN ÖN BELİRTİLERİ
  •  Siğil ve benlerde görülen değişmeler, hızla büyümeler,
  •  İyileşmeyen ve kapanmayan yaralar,
  •  Sürekli hazımsızlık ve yutkunma zorluğu,
  •  Sürekli ses kısıklığı ve sebepsiz öksürükler,
  •  Vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen şişlik ve sertlikler,
  •  Nedeni belli olmayan zayıflamalar  Ruhi veya bedeni düşkünlük hali, sebepsiz yorğunluk.

KANSER ÇEŞİTLERİ
DERİ KANSERİ: Cilt kanseri sık görülen kanserlendendir. Uzun süre kuvvetli güneş ve ulturavıole ışınlarının etkisi başlıca sebepleridir. Daha çok çiftçi ve gemici gibi açık havada güneş altında çalışanlarda görülür. Güneş ışının yanı sıra bazı kimyasal karsinojen maddelerin imalatında çalışanlarda da deri kanseri görülmektedir. Diğer kanserlere oranla çok daha sık görülmesine rağmen cilt kanserinde ölüm çok nadirdir. Cilt kanserinin teşhisi diğer kanserlere göre nispeten daha kolaydır. Vücudun görülebilen ve yüzeysel bir yerinde meydana geldiği için teşhis edilebilmektedir. Cilt kanserleri gerekli tedaviye iyi cevap verir.

GÖZ KANSERİ: Görme duyusunun alıcı organı gözbebeğidir. Göz kapakları, gözyaşı bezi ve kaşı kanserleri de vardır. En önemlisi gözbebeğidir. Gözbebeği kanseri iki tiptir: Biri daha ziyade çocuklarda ,diğeri ise yaşlılarda görülür. Çocuklarda görülen teşhisin uzman doktor tarafından özel alet muayenesi ile sağlanır. Erken teşhis edilen vakalarda tedavi ile hastalık yok edilir. Geç kalınmış vakalarda ameliyatla gözbebeğini çıkarmak gerekir. Diğer tip ise genelde yaşlılarda görülür ve daha yavaş gelişir. Teşhis ve tedavi yöntemleri aynıdır. Erken teşhiste başarı yüksektir. Diğer göz kanserleri ise daha ziyade yaşlılarda görülür.

GIRTLAK KANSERİ: Gırtlak kanserinin ilk belirtisi ses kısıklığıdır. Gırtlak kanseri sigara kullananlarda daha fazla görülmektedir. Erken teşhis edilen vakalarda ameliyat gerekmeden radioterapi ve ilaçla çok iyi sonuçlar elde edilmektedir.

AKCİĞER KANSERİ: Akciğer kanserinin belirtileri belirtileri üşüme,bronşit, ve diğer solunum hastalıklarından rahatsız bir insanın şikayetleri ile aynıdır. Akciğer kanseri daha ziyade 50 70 yaşlarında görülmektedir. Diğer taraftan sosyoekonomik yaşantıları düşük gruplarda akciğer kanseri daha sık görülmektedir. Bunun nedeni sigara içme oranının bu gruplarda daha fazla olmasına, içilen sigaranın filtresiz, yüksek katranlı ve nikotinli olması gibi sebeplere bağlanmaktadır. Akciğer kanserinin diğer hastalıklara göre ölüm oranı daha fazladır. Tedavisinde üç yöntem vardır. Ameliyatla hasta kısmı çıkartmak, ameliyat sahasının radioterapi ile tedavi, ilaçla tedavi (kemoterapi). Henüz başlangıç safhasında olan vakalarda kemoterapi başarılı sonuçlar vermektedir.

MİDE KANSERİ: Mide kanseri genellikle 45-60 yaşlarında görülmektedir. Erkeklerde kadınlara nazaran bir kat daha fazla görülmektedir. Mide kanserinin en önemli sebebi beslenmedir. Yiyecekler içinde bulunan çeşitli kansorejenler, pişirme şekilleri, yiyecekler ve içeceklerin çok sıcak veya çok soğuk içilip yenilmesidir. Ayrıca mide ülseri ,gastrit gibi hastalıklar da mide kanserine zemin hazırlarlar. Mide kanserinin belirtileri ;hazım güçlüğü,şişkinlik,dalgınlık hissi, bulantı, kusma, mide kanamasıdır. Mide kanserin tedavisinde en kesin metod ameliyatla hasta kısmın çıkartılmasıdır. Kanserin eksikliğine ve yayılma derecesine göre ameliyattan sonra radioterapi ve kemoterapi uygulanır. Tedavide elde edilecek şifa derecesi hastalığın erken veya geç teşhisine bağlıdır.

KARACİĞER KANSERİ: Karaciğer kanseri iki türdür. Birincisi primer dediğimiz ana kanserdir. Yani kanser esas ve ilk olarak karaciğerde başlamıştır. İkincisi ise, kanser vücudun başka bir yerinde başlamış sonradan o kanserin hücresi kan yoluyla gelerek karaciğerde yavrulaşması sonucu ortaya çıkmasıdır. Buna da seconder veya metastatik karaciğer kanseri denir. Karaciğer sirozu, karaciğer iltihaplanmaları, beslenme bozuklukları, alkol alışkanlıkları karaciğer kanserine sebep olmaktadır. Karaciğer kanserlerinde karaciğer ve mide bölgelerinde ağrı ve karaciğerde büyüme en sık görülen belirtilerdendir. Karaciğer kanserinin tedavisi ameliyattır. Kemoterapi ve radioterapi fazla yararlı olmamaktadır.

LÖSEMİ (KAN KANSERİ): Lösemi ; lökositlerin anormal bir şekilde çoğalması, gerek bulunduğu gerekse çevresindeki hücreleri parçalaması sonucu oluşur. Ayrıca radyasyon ve röntgen ışınları da insanlarda lösemiye sebep olmaktadır. Löseminin tedavisi lökositlerin anormal bir şekilde çoğalmasını önlemektir. Bu da ilaçla tedavidir. Lösemi iki gruba ayrılır; Akut (hızlı gelişen) lösemiler, kronik (yavaş gelişen) lösemilerdir. Akut lösemilerin büyük bir kısmında hastalık uzun sürmekte ve ölüm oranı yüksektir. Kronik lösemilerde ise hastalık daha uzun sürmekte ve ölüm oranı nispeten daha azdır.

13 Eylül 2012 Perşembe

CİLT BAKIMI YAPILIRKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ

Derinizin türüne uygun olduğunu kesinlikle anlamadan hiçbir tedavi yap­mayın. Cildinizin bakımını sürekli yapıyor, temizliyor, her gün bir nemlendirici bir krem sürüyor, kimi zaman bir maske yapıyor, bazen de bir ampul şoku uy­guluyorsunuz. Hal böyleyken, istemeyerek de olsa, kimi hatalar yaparsınız. Yağlı bir deriniz varsa, belki de kuru bir deriden daha fazla dayanıklı olduğunu düşünüyorsunuzdur.
Böyle olmakla birlikte, kuru cilt gibi yağlı cilt de kuruyabilir; hatta, ona daha az ilgi gös­termiş olduğunuzdan maalesef daha da fazla kurur. Bu durumda onu dikkaye alın ve bakım malzemelerinizi titiz bir şekilde seçin. Güneşten korunmak için, güneş ışınlarını emen ve soyutlayan doku boyaları ürettiğinden yağlı bir cildin, fazla bir problem çıkarmadan bronzlaşma avantajı olduğu kesindir.
Kuru bir cildiniz varsa, yağlı bir cilt kremine ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsunuzdur. Bu aslında bütünüyle doğru değildir. Cil­diniz oldukça kurumuştur ve hücrelerde suyun buharlaşmasını engelleyen tıkayıcı adı verilen kremlerden birine ihtiyacı vardır.

31 Temmuz 2012 Salı

ORGAZMI KOLAYLAŞTIRMAK İÇİN HANGİ GIDALARI TÜKETECEKSİNİZ

Sevgilinizin kalbine giden yol midesinden geçer lafı malumunuz, işte bu yiyeceklerle onun hem kalbini hem de cinselliğini fethedebilirsiniz.
 Bitter Çikolata: Çikolata hep seksi bir yiyecek olarak bilinir. İşte bu tezi kuvvetlendiren tıbbi bir neden daha. Çikolatadaki kakao ve feniletilamin seks sırasında ortaya çıkan endorfin hormonlarını tetikliyor ve böylece cinsel arzu artıyor.

Avokado Aztekçe “Testis”: Aztek dilinde ağaçtaki duruşlarından esinlenilerek testis ismi verilen avokado, ismi gibi cinsel gücü konusunda da etkili. Avokado testosteron için en önemli şeylerden birisi olan B6 vitaminini bolca içeriyor.

Bal  / Ceviz: Bal içine koy cevizi al sana en basit kuvvet macunu tarifi. Ne işe yarıyor peki bal ve ceviz? Bal östrojen ve testosteron seviyesini arttırıyor. İçindeki bor ise libidonun yükselmesini sağlıyor. Şeker ise vücudumuzda bize mutluluk hissi veren serotoninin üretimine yardımcı oluyor. Ayrıca cevizdeki B6 hormon dengesini sağladığı gibi yüksek enerji vermeye de yardımcı oluyor.

Bol Tahıllı portakal sulu kahvaltı: Tahıllı kahvaltı sadece diyet reçeteleri için değildir. Tam tahıllı yiyecekler kandaki testosteron hormonunun artmasını sağlıyor. Yapılan bir araştırma ise de yüksek C vitamini içeren yiyecek ya da içecekler ile beslenenlerin düzenli bir ruh hali ve buna bağlı daha çok ve sağlıklı seks yaptıklarını ortaya koyuyor.

Nar / Kuşkonmaz: Amerika’da yapılan bir araştırmada nar suyunda yüksek miktarda polifenol içerdiği tespit edilmiş. Bu antioksidan damarlardaki kan akışını rahatlatıyor. Peki kuşkonmaz ne işe yarıyor? Kuşkonmazda bol miktarda folik asit var, folik asit histamini arttırıyor bu da orgazmı kolaylaştırıyor.

Acı biber: Acı biber tüketim için işlendiğinde kapsaisin maddesi ortaya çıkıyor. Women’s Health dergisine göre bu madde seks sırasındaki terleme, yüksek kalp ritmi gibi vücutta fiziksel değişmelere sebep oluyor.

Kahve çekirdeği: Yine Amerika’da bir üniversitede yapılan araştırmada, kahvenin libido yükselttiği ve günde en az 1 kahve içenlerin kahve içmeyenlere göre daha fazla cinsel ilişkiye girdiği saptanmış.

Muz: Muz da kanda serotonin üretilmesini sağlıyor. Ayrıca içindeki yüksek potasyum ise kas gücünü arttırması açsından orgazm için önemli.

Zencefilli limonata: Tam yaz ayları için harika bir cinsel uyarıcı size. Ayrıca içindeki şeker ise vücudumuzda bize mutluluk hissi veren serotoninin üretimine yardımcı oluyor. Zencefil ise en iyi kan incelticilerden. Bu özelliği ile kan dolaşımını rahatlatıyor. C vitamini ise portakal suyunda belirttiğimiz gibi düzenli bir ruh hali ve buna bağlı daha çok ve sağlıklı bir seksi beraberinde getiriyor.

29 Temmuz 2012 Pazar

HAMİLELİKTE SİGARA İÇEN KADINLARDA DÜŞÜK TEHLİKESİ

Ağız boşluğu, yemek borusu, akciğer, mesane, pankreas, mide, böbrek, rahim ağzı kanserlerinde en önemli faktörlerden biri sigaradır.Kalp, damar hastalıklarının yüzde 65'i sigara ile ilişkili. Şüphesiz sigara gebelikte de hem anne adayı hem de fetüs için çok tehlikelidir. Tüm bu tehlikeler pasif içicilikte de geçerlidir.

Sigara içindeki 3 binden fazla kimyasal madde ile bu etkileri gösterir. Bunlardan en önemlileri nikotin, karbonmonoksit, kadmium ve siyanattır. Nikotin ve karbonmonoksit direkt olarak plasentadan geçer ve fetüsün dolaşımına karışır. Nikotin anne adayının kanında adrenalin, noradrenalin, asetilkolin seviyelerini arttırarak tansiyonun yükselmesine, nabzın hızlanmasına sebebiyet verir. Bu ise plasentanın kan akımını azaltarak fetüsü olumsuz etkiler. Nikotin anne adayında steroid yapımında bazı enzimleri azaltır ve önemli hormonların üretimi düşer. Karbonmonoksit fetüsün kanında alyuvarlarda hemoglobine kuvvetle bağlanır, fetüsün oksijen seviyesini düşürür. Sigarada mevcut kadmiyum ise anne adayının kanında çinkoyu bağlar. Çinko eksikliği enzim düzeyinde blokaj yaparak fetüsün gelişmesinin yavaşlamasına neden olur. Sigaradaki siyanat ise gelişen hücreler üzerine direkt toksik etkilidir. Sigara içen anne adaylarının plasentaları incelendiğinde damarsal yapıların çok fazla etkilendiği ve fetüse kan akımında ciddi azalma olduğu gözlenir. Bu da fetüsün asfiktik doğmasına neden olur.




DÜŞÜK RİSKİ İKİYE KATLANIYOR
Doğan bebeklerin kiloları da düşüktür. Bunun yanı sıra gebeliğin 16. haftasından önce sigarayı bırakanlarda bebeğin kilosu açısından sigara içmeyenlere göre fark saptanmaz. Keza sigara kullanan anne adaylarında erken doğum riski bariz olarak artar. Bu genellikle amnion zarlarının yırtılması ve suların erken gelmesi şeklinde olur. Sigara içen anne adaylarında gebelik komplikasyonlarından plasentanın aşağıda yerleşmesi ve erkenden ayrılması olasılıkları da artmış bulunur. Günde 20 den fazla sigara içenlerde anne karnında fetal ölüm oranı yüzde 62, yenidoğan ölümü ise yüzde 42 dolayında artış gösterir. Sigara içen anne adaylarının bebeklerinde daha sonrasında artmış alt solunum yolu enfeksiyonu gözlenir. Bunun anne karnında sigaranın fetüsün solunum sistemine olan kötü etkiden kaynaklandığı sanılmaktadır.

ÇOCUĞUN OKUL BAŞARISINI BİLE ETKİLİYOR
Pek çok çalışmada sigara tiryakisi annenin bebeğinde daha fazla nörolojik,entellektüel sekeller oluşmakta, okul başarıları ciddi anlamda düşmektedir. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda sigaranın plasentadan geçen kanserojen maddelerle lösemi, böbrek tümörü, lenfoma riskini arttırdığı saptanmıştır. Sigaranın bıraktırılması için kliniklere başvurulabilir. Davranış terapileri, hipnoz, akapunktur, nikotin replasman tedavileri yapılabilir. Medya ile ve kişinin yakınları vasıtasıyla yüksek motivasyon sağlanabilir.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More